13 Aralık 2024 Cuma

Vardiya (Silo 2)

0 yorum

 Silo serisinin ikinci kitabı. Olayların başlangıcından esas kızın geldiği zamana kadar olan kısmı anlatıyor. Öyle ki neden silolara ihtiyaç duyulduğunu göstermiyor. Neden insanlar yüzeye çıkamıyor? Siloları kim inşa etti? Neden inşa etti? İnşa ederken neler vardı? 

Düşünceler arasında gezinirken malum diziden sahneler de gözümde canlanıyordu. Kitabı ben üç şekilde ele alacağım. İlki bilimkurgu olacak. Ardından felsefi altyapısını dizisiyle birlikte ele alıp üçüncü ve son olarak da düşünce deneyleri üzerine eğileceğim. En sevdiğim kısmını en sona bırakıyorum. 

Kıyamet sonrasında insanların silolarda yaşadığını öğreniyoruz serinin ikinci kitabında. Ancak bu kıyamet nasıl kopuyor? Kim kıyametin ilk ateşini atıyor ya da gerçekten kıyamet var mı sorularının etrafından dolaşıyor. Okuduklarımız siloların inşaacılarının asıl amacını daha da merak etmemize neden oluyor.

Kitabın temelinde var oluş kaygısı işleniyor. Ancak kaygıdan çok toplum sözleşmeleri deneyini andırıyor. Daha da ilginci bana Fare Cenneti deneyini anımsatmıştır. Bu deneyi bilmeyenlere hızlaca şöyle bahsedeyim: Deneyde farelerin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir ortam verilmiştir. Ancak bu ütopik rahatlıktaki ortamda nüfusla birlikte davranışsal bozukluklar tespit edilmeye başlanıyor. İşte burada her bir siloda başka başka özelliklerin varlığından haberdar olmaya başlıyoruz. Mesela ilk kitapta herkesin çokça sorduğu soru çok basit bir soru: asansör neden yok? Bakınız buradaki vurgu nedende; asansörde değil. Soru şu şekilde de olabilirdi: Neden asansör yok? 

Buradan da işte sevdiğim düşünce deneyleri kısmına evriliyoruz. 

Silo serisinde ilk olarak bende canlandırdığı aklın duvarları düşüncesiydi. Fiziki olarak duvarların var olması bir yana bu duvarlar içerisinde gündelik hayatı idame ettirmeye çalışmak inanılmaz bir zihin gücü gerektirdiği kanısındayım. Bunun en çabuk akla gelen benzetmesi tabi ki cezaevi benzetmesi. Cezaevindeki insanlar neden cezaevinde olduklarını bilir. Çünkü kendi suçlarıdır. Silodaki insanlar da neden siloda olduklarını biliyor. Çünkü kendilerinin, atalarının suçu. Cezaevindeki insanlar -müebbet harici olanlar- ne zaman çıkacaklarını bilir. Müebbettekiler çıkamacaklarını bilir. Silodakiler de. Bu benzer yapılanma içerisinde cezaevindekiler de gündelik hayatına devam eder Silo'dakiler de. Peki bu zihinsel altyapı nereden geliyor? Hiç cam açıp temiz havayı solumayı öğrenmemiş bir topluluk bunun ne demek olduğunu bilmediği için hiç zihinsel zorlanma yaşamadan bunu kabullenebilir mi?

Bu kabullenişi kolaylaştırmak için ekranların varlığına bir kere daha bakmamız gerekiyor. Ekranlar dışarıyı göstermiyor. Dışarıya çıkanlara ne olduğunu gösteriyor. Haliyle Big Borther'dan bildiğimiz o bilinmez düşman tam gözümüzün önünde duruyor ve bu savaş hiç bitmiyor.

“Evet. Bir keresinde Thurman’a ekranları neden koyduklarını sordum ve ne yanıt verdiğini biliyor musun?”

Charlotte omuz silkti ve bir yudum su aldı.

“Gitmelerini engellemek için. O silolard kalmalarını istiyorsak onlara ölümü göstermeliyiz. Aksi taktirde, orada ne olduğu görmek isteyeceklerdir. Thurman bunun insan doğası olduğunu söyledi.

Bu insan doğasının varlığında ölüm korkusundan başka hangi korku vardır acaba? Silo içerisinde kalmak olabilir mi? Peki öyle olursa yaşamaya devam edemez mi? Elinde tüm yaşam imkanları var ve tek başınıza kaldınız. Bu bir distopya mı ütopya mı?

Silo'nun ikinci kitabında buna da değiniyor Hugh Howey. Kendi düzenini kendi zihninde temellendirdiğinde diğer insanlardan kurtulamayacağın, hep bir arada olduğun kendi başına kalamayacağın bir kalabalığa insan hazır mı?

Buna rahatlıkla evet diyebiliyorum. İnsan topluluğunun virüs gibi davranmasından dolayı Silo içerisinde yaşamaya uyum sağlayacak bir topluluk evrimleşecektir.

Bir varlık felsefesine zeminlendirilmiş bir politik distopyada Silo'ların temellerine uzanıyoruz. Nasıl kurulduğuna dair bilgileri alıyoruz. Geçmiş ile gelecek bir orta zamanda birleşiyor.

22 Kasım 2024 Cuma

Sisifos Söyleni

0 yorum
Sisifos'un hikayesini duyduktan biraz daha derinlere dalayım diye uğraşırken karşıma çıkan bir kitap oldu. Dikkat çekici kısmı romantik bir yaklaşımla düşünce yapısını birleştirmiş olmasıdır.
Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediğinde bir yargıya varmak…
Buradaki cümlenin romantizmi pek tabi ki intihar sözcüğünden geliyor. Ancak kitabın ilerleyen kısımlarında intihar yapılanmasına dair daha ilginç bir mantık diziminin karşıma çıkacağından habersizdim. Keza bu mantık dizimindeki intihar tiplerinden de habersizdim.

İntiharı yapılandırmaya; düşünce yapılanmasında; beden varlığı ile başladım. İntihar etmek için kelime anlamı olarak bedenin yaşamını sonlandırmak için yaşayan bir bedenin varlığının kabulüyle devam ettim. Yaşayan bir beden yok ise intihar da olamaz yanlışlamasıyla da ispata gittim. Öyle miydi peki? Kitabın beni götüreceği yeri hiç bilmeden bir yok ediliş öyküsüne başlamıştım. 

Sisifos Söyleni öncesi Albert Camus'yu anlamak ile bu kitabı okuduktan sonra Albert Camus yorumlamak arasında miladi bir fark var. Kitabı okuduktan sonra bunu keşfettim. Bu benim kendi keşfimdi. Benden önce keşfedenler neden bundan bahsetmemişti? İpuçları vardı da ben mi yakalayamamıştım? 

***

İntihar dizgemde eşlenik bir yapıda olduğumu sanmama neden olacak bir yem bırakmıştı Camus!
Bir insanın yaşama bağlanışında dünyanın bütün düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır.

İnsanın yaşama bağlanışını ne sağlıyordu? Bebeklikten bu yana öğrendiklerimiz mi? Hayır, hayır! Bunu kabul edemedim. Çünkü içgüdüyü gözardı edemiyordum. Boğulmaya yüz tutan insanları kurtarırken arada mutlaka bir araç olmasını salık verirler. Çünkü boğulan kişi bilinçsizce kendisine yardım etmeye çalışan kişiye de ölüme sürükleyebiliyormuş! Hayır, hayır. Öğrenilmişler değil. Bir şekilde bedende var olan bir şey bu. 

Kendi düşüncelerimin arasında gezerken Camus'unun yolunda karşılaştığım bir başka levha beni yeni bir ayrıma getirdi.

Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yıkılış karşısında geriler. Düşünme alışkanlığını edinmeden yaşamaya alışırız. 

 Hangi yargılarla ilerliyordum ki bedensel bir yargıyı yoksaydım? Sonra biraz sakinleştim. Keza yok saymadığımı gördüm. Yargı dememiştim ben ona. İçgüdü demiştim. Birbirlerinden çok farklı da olsalar seziyordum bedenin varlığını! Bilmek mi? Henüz bilemiyorum bedenin, bedenimin varlığını. Aklımla bedenim mükemmel bir birliktelik mi kurmuşlardı? Yoksa tamamen mi ayrıktılar? İlişkilerini sezmek için kullanmam gereken düşünce aracı intihar mıydı?

Düşünme alışkanlığımı ne kadar hızlı(!) kaybetmiştim. Bunu sadece tümcelere bakarken en sonra ne zaman okudum sorusuyla çıkarsadım.

Camus dekorları yıkmaya başlamıştı dekorları yerine koyarak. Tezat değil! Dekorların yeri yıkık olduğu yerlerdir! Benim de bulunduğum yer bu dekorların yanı. Dekor olmamın kabulü başka bir dizge gerektiriyor.

Dekorları bedensel olarak izlerken çoktan ölmüş müydü aklım?! Yoksa ben mi ölmüştüm. Ya da aklım vardı bedenim mi ölmüştü? İzlemimi nasıl elde ettiğimi baktığımda aklımın intihar ettiğini gördüm! Ama ya bedenim?

gerçekten ölüm deneyi yoktur da ondan

Düşüncelerim arasında acı çekerken; nefes almaya çalışırken en az altı kere okuduğum kısma geldim. Ölüm deneyi yok çok hoşuma gitti önce. Yaşamak bir ölüm deneyi diye kibirlendim. Camus hiç bir şey bilmiyormuş(!) Bak yaşayarak nasıl ölüm deneyleri gerçekleştiriyoruz. Çeşit çeşit ölümlere karşılık çeşit çeşit yaşamlar. "Ölüm ama bir intihar değil" diye duraksadım. Kopmuştu ipim. Kibrim utanca dönüştü.

Gerçekten bir ölüm deneyi yoktu. Gerçekten, gerçekten... Ben, benim ölümümü denemedim. Deneylemedim. Deneyimlemedim. Kalbim acıdı.

Deneylere tabi olan fiziksel bir dünyayı kabullenemez bir hale geldim. Canım acıdı. Uyuşuk aklım kıvranmaktan öte can çekişiyordu. Çünkü;

bu dünya aslında akla uygun değil

***

Can acım inlemelerle devam ediyor; akıl acım feryatlar kopartıyor.

Bütünüyle tinsel görünene açık bir olgu vardır: insanın her zaman kendi gerçeklerinin pençesinde olduğu. Kimi gerçekleri benimsedikten sonra, olanlardan bir daha kopamaz insan

 Gerçeklerimi düzdüm, kafam rahat mis gibi hayat derken dört kere okudum bir yere gelmiştim. İlk olarak gerçeklerin "peşinde" diye okumuştum. Kendimden gelen aklım veya bedenimin yargısıydı bu kelime. Sonra hissettim; geri geldim. "Peşinde" yazmıyordu. İkinci okuyuşumda gördüm! "Pençesinde" yazıyordu. Tüylerim ürperdi. Pençesinde olduğum gerçekler beni onun peşinde koştuğuma inandırmıştı! Acıdı canım bir kere daha. "Peşinde" yazsaydı nasıl olurdu Camus? Okudum üçüncüye. Hayır, artık başlamıştı bir uyumsuzluk. Sezmiştim. Dördüncüsü, "pençesi"ydi gerçeklerin.

***

Kitabın sonlarına hızla ilerlerken, Camus'nun kendine edindiği bir söylem oturdu içime.

 Büyük romancılar… felsefe kuruyor imgeyle yazıyor

Örneklendiriyor. Bilindik yazarlardan... 

***

Buraya kadar hislerimden okuduklarımla kendim arasında gidiş gelişlerimi yazdım. Peki Camus bunları mı yazmıştı? Camus bunların hepsini Uyumsuz temellemesiyle ilerletti. Ben kendi uyumsuzluğumu deneyimledim. İntihar ile başladığımız yolda çelişki gibi gözüken bir yere geldik.

Varoluş asılsızdır ya da ölümsüzdür.

***

İster akıl intihar tipi olsun, ister beden... Varoluşun asılsızlığı veya ölümsüzlüğü arasında sıkışıp kalan bir yerde şimdi bu okuyucu. Camus kitabın sonunda Franz Kafka'ya geliyor ve bu aralığı iyice genişletiyor!

Peki Sisifos kimdi?

 

 
Copyright © Kitaplık
S.Y.